Uzmanından ilişki tespitleri

Uzmanından ilişki tespitleri

Aile ve Evlilik Danışamanı Serhat Yabancı, “Bütün Aşklar Tatlı Başlar” kitabında yer verdiği ilişki tespitlerini bir kez daha Instagram hesabından paylaştı. Bu altın değerinde öğütleri, sizinle de paylaşmak istedim. Her cümle umarım hayatınızda güzel şeylere yön versin…

Serhat Yabancı

İlişki üzerine tespitler

– İlişki emekle değil, paylaşmakla sürer.

– İyi bir ilişki, kendini ihmal etmediğin, ihmal de edilmediğin ilişkidir.

– Kendini terk ettirmek, terk edildiğin anlamına değil, sorumluluk almak istemediğin anlamına gelir.

– Gidene kal dememek, terk etmektir.

– Sürekli fedakârlık yaparak daha çok sevilmezsin; daha çok işe yarasın…

– Kusurlu hisseden, karşıdakinin seviyesine çıkamayacağını anladığında eleştiri ve küçümsemeyle onu kendi düzeyine çekmeye çalışır.

– Güvenmeden başladığın bir ilişkide, kendini sürekli karşındakini test ederken bulursun.

– Sürekli haklı olanı yola getirmek için zamanla onun yaptıklarının aynısını ona yapmaya başlarsın.

– Yaptığın her yanlış şeyi bir nedene bağlarsan, aynı silahla sen de vurulacaksın.

– Sürekli alttan alırsan, bir gün altında kalırsın.

– Sürekli alttan aldığın insanların, gün gelir öksürüğünü bile çekemezsin.

– Sürekli haklı olan, zamanla umursanmaz.

– Belirsizliği göze alamayan, aşkı kaldıramaz.

serhat yabancı

– Sana âşık olanla arkadaş olma. Ya sevgili ol ya da bitir.

– Kendin olamadığın ilişki, yanlış ilişkidir.

– Kendin olamadığın ilişkide, ezilen ve boyun eğen sensin.

– İlişkilerde kaçarak yüzde yüz mutlu olamazsın. İlişkin olduğunda da yüzde yüz mutlu olamazsın.

– Ayrılık gibi, teklif etmek de aşktandır. Reddedilme veya küçük düşmeyi gözealmak da aşktandır…

– İlişkinin gerçek duygularla başlamasını istiyorsan kendini kontrol et; ama partnerini kontrol etme.

– Kararsız insan yoktur; risk alamayan insan vardır.

– Ne kadar memnun edici isen, o kadar sık aralıklarla patlarsın.

– Kıskançlıkla güven sağlanmaz. Kıskançlıkla elde ettiğin güven değil, kendini tatmindir.

– Kendine biçtiğin değer, hayatına aldığın insanların karakteriyle ölçülür..

– Geçmişte eksik kalan her bölüm, gelecekte onunla ilgili bir etkileşimde kendini gösterecektir. Tamir etmediğin geçmişin, kendini hasta eden davranışları yaşatanı bularak tedavi olmaya çalışacaktır.

Aile ve Evlilik Danışmanı

Serhat Yabancı

özel içeriğidir.

Sevgililer Günü’nün hikayesi

Sevgililer Günü’nün hikayesi

14 Şubat, genel anlamda sevginin, aşkın sembol günü olarak kutlanıyor. Elbette bunun bir çıkış noktası var. Bizim için Sevgililer Günü, Batı için ise “Saint Valentine’s Day” olarak kutlanıyor. Bu efsane tercih edilmiş. Valentine, aşkın ve sevginin sembolü olarak kabul edilmiş bir rahip.

Tarihte yaşanan olaylar, bir aziz ile bizim sevgililik durumumuzu bağdaştırmış işte. Peki tarihte neler olmuş? Hangi efsanelerden bahsediliyor? Neler birbiri ucuna bağlandı da büyüyüp aşk oldu?

Sevgililer Günü

Lupercalia Festivali

İlk efsane, Eski Roma’ya kadar dayanıyor. Şubat ayının ortasına denk gelen bir festival, Lupercalia Festivali. Pagan inancında 14 Şubat, tabiatın tekrar uyanması, baharın geldiği anlamına geliyor. Bu kabul edilişin ardındaki kahraman ise, aşk; kuşların aşk mevsiminin başlangıcı.

İşte bu festival, her şeyin özünde aşkın uyanışı için vardı. Festivalde, Romalı genç kızlar ve erkekler bir araya gelirdi. Bunun için de bir oyun oynanırdı. Kızların adı kağıtlara yazılır ve çömleğe atılırdı. Sonrası piyango. Erkekler kimin adının yazılı olduğu kağıdı çekerse, festival boyunca genç kıza eşlik eder ve evet, bu tanışma evlilikle sonuçlanırdı.

Sevgililer Günü

Saint Valentine

Saint Valentine, aslında sadece bir rahipti; ama onu diğerlerinden farklı kılan bir şey vardı. Saint Valentine, tüm dünyada kabul gören ve 14 Şubat’a adını veren kişi oldu; aşkın sembolüydü.

Efsane, III. Yy’a dayanıyor. O dönemlerde II. Claudius tahttaydı ve zalimliği ile ün salmıştı. Bir gün yayımladığı bir fermanla, askerlere evliliği yasakladığını duyurdu. Savaşa susamış ruhu ile II. Claudius, bu kararı, bekar erkeklerin daha iyi savaştığına inandığından yapmıştı.

Ancak askerlerin de kalbi vardı ve sevdikleri ile evlenmek istiyorlardı. Ülkede rahiplerin nikah kıyması da malum sebepten ötürü yasaklamışken, bu yasağı delen isim Saint Valentine oldu; askerlerin nikahlarını gizliden kıymaya devam etti.

Elbette zalim Claudius, çok geçmeden bu durumdan haberdar oldu ve bir süre hapiste tutulan Valentine’nin cezası verildi. Saint Valetine, 14 Şubat 269’da yakılarak idam edildi. Ancak zalim olan sadece Claudius’tu. Kalbi şefkat dolu, sevgilileri her koşulda kutsayan rahibin katledildiği bugün, bütün çiftlere adandı.

Sevgililer Günü

Valentine’den aşk mektubu

Efsanenin bir de şu yönü vardı. Valentine, ölüme yolcu edilmeden önceki günlerini hapiste geçirdi. Burada gardiyanın kızına aşık oldu. Aşk, ruhunu sarıp sarmalamıştı. Rahip olduğunun elbette farkındaydı; bir de hayatının sonlanacağının. Buradan kurtulamayacağını biliyordu. Masum duygularını içine saklamak yerine bir mektuba döktü.

14 Şubat günü, ölüme giderken, Saint Valentine imzasını taşıyan aşk mektubu, gardiyanın kızına ulaştırıldı. Efsane bu yönüyle de, sevgiliye kart atma geleneğini doğurmuş oldu.

Sevgililer Gnü

Papa Gelasius

Papa Gelasius, tam iki asır sonra, 498’de, Eski Romalılar’ın geleneği ile St. Valentine’i birleştirdi ve 14 Şubat’ı “Saint Valentine Day” ilan etti.

Bu tarihten itibaren sevgililer, 14 Şubat’ı küçük notlarla, hediyelerle kutlamaya başladı. Günün odak noktası, birbirini seven iki insanın karşılıklı olarak sevgilerini açığa vuran aşk notları bırakmasıydı.

Günümüze kadar aktarılması mümkün olan ve şu anda British Museum’de muhafaza edilen ilk kartı ise, bu ilandan yüzyıllar sonra, 1415’te, Orleans Dükü Charles tarafından Londra’da hapiste olduğu zaman 14 Şubat’ta, karısına yazmıştı.

Sevgililer Günü

Kırmızı güller

Her şey birbirini izler adımda gelişmeye devam etti. Yüzyıllar içinde aşk, çoğalan adetlerle kutlandı. Fransa Kralı XVI. Louis, 14 Şubat’ta karısı Marie Antoinette’ye kırmızı güller gönderdi.

Bu da yeni bir sembol demekti. Bundan sonra kırmızı gül, Sevgililer Günü’nü ifade eden araçlardan biri oldu.

Sevgililer Günü

Sevgililer Günü Endüstrisi

Yüzyıllar önce kilisenin resmileştirdiği bu tarih, yaşanan orta çağlar boyunca uykudaydı; kutlanmadı. Ta ki 18. Yy’a kadar. Saint Valentine Day, 18. Yy’dan sonra yeniden hayata geçti.

Ancak bu kez işler farklı ilerliyordu. Her şey ilerleyen yüzyıllar boyunca ilerliyor ve değişiyordu. Önce dantelalı süslemeli kartlar çıktı piyasaya. Bunlar üretilen ilk sevgili kartlarıydı. 18. Yy ortalarında üretilen bu kartlar, Sevgililer Günü Endüstrisi’nin ilk adımıydı. Posta yaygınlaşmıştı. Ucuzdu da. Ve bu adımı resmileştiren ise, 1840’ta, Ester A. Howland oldu. Bir gelenekten, ticaret piyasası doğuyordu.

Günümüzde kartların yerini alan pek çok lüks şey var tabii. Her ne kadar kanlı bir başlangıcı olsa da, aşk her zaman kazanmış demek düşüyor bize. Her ne kadar ticarete dökülmüş olsa da, özünde sevginin varlığı var. O yüzden 14 Şubat, aslında bir kez daha “Seni seviyorum” cümlesinin içini doldurmaktan ibaret.

Hayatımızda anlamlı kılınan birçok şeyin belki de en önemlisi sevgi. Elbette tek bir güne sığmaz; ama varsın bu günden taşsın. Sevgimizin günü kutlu olsun.

Sevgimle…

Damla Karakuş

özel içeriğidir.

Bir depresyon sınırı: Sen benim her şeyimsin

Bir depresyon sınırı: Sen benim her şeyimsin

Eğer siz partnerinize ”Sen benim her şeyimsin; sensiz olamam!” diyorsanız, kendinizi bir hiç saymışsınız; onunla var oluşunuzu tamamlamak, yetersizliğinizi kapatmak istemişsinizdir. Çünkü siz yeksiniz. O da yek. Ama ilişki iki kişiliktir. Bir artı bir, iki yapar. Bu nedenle ne olursa olsun, ne kadar severseniz sevin, kişiliğinizi, benliğinizi, mutluluğunuzu korumalısınız. İlişkide mutlu olanlar, dik duranlardır. Tavizlerin sonu gelmez. Taleplerin de sonu gelmez. Bu nedenle bağımlı kalmak, ilişkide sıfır olmak yerine, kendinizi hissetmelisiniz.

bağımlı ilişki

Birini depresyona sokmak istiyorsan “Sen benim her şeyimsin” sorumluluğu yükle

Zayıf, yetersiz ya da kendini öyle zanneden birinin hayatında önemli olmak daha kolaydır. Böyle birini seçmeniz hâlinde onu güçlendirmeye, hayatını düzenlemeye çalışır; bunun karşılığında da onun hayatının merkezinde olmak istersiniz. Beklentiniz merkezde olmak, emekleriniz ise buna ulaşmak içindir. Fedakarlığınızdan güç alarak her şeyi yönetmeye, kontrol etmeye başlarsınız. Ta ki size olan muhtaçlığı bitene kadar. Muhtaçlığı bittiğinde ise, size karşı çımasını nankörlükle suçlayacaksınız.

Özetle kendi beklentiniz için fedakarlıktan kaçınmalısınız. Çünkü karşılanmadığında, yücelttiğiniz insandan nefret etmeye başlarsınız.

“Hayatınızda denge sorunu varsa, etrafınıza dikkatlice bakın. Muhtemelen birini yanlış bir yere koymuşsunuzdur”

(J. Christophe)

bağımlı ilişki

Cümlenin analizi

“Sen benim her şeyimsin; sensiz olamam!” cümlesinin analizinde kişinin kendini yetersiz, değersiz ve bağımlı hissedişi vardır. Bağımlı ilişki yaşayanlar, karşısındakini çok yüceltip, en küçük bir sorunda ise hayal kırıklığı yaşayanlardır. Tüm yaşamını o kişiye göre planlarlar. O insanın olmamasını düşünmek bile kişide kaygı yaratır. Bağımlı ilişkilerde aşırı yüceltmek, tüm beklentileri partnerine yüklemek, hem yükleyeni hem de bu sorumluluğu taşımak zorunda kalanı mutsuz eder. Devamlı özür dilenen bir ilişki şekli ortaya çıkar.

Bağımlı ilişkide birey, sosyal hayatından kopuk yaşar. Arkadaşları, ailesi ikinci plandadır. Tüm zamanını ve paylaşımlarını partneriyle geçirmek ister. Bu tip ilişkiler, en yoğun yaşanan; ama en zor ilişkilerdir. Kopması zor, ayrılık acısı en ağır olan ilişkilerdir. Bağımlı ilişkilerde kişi, ilişkinin devamı için partnerinin her dediğini yapar. Devamlı tavizler verir. Onu elde tutmak için, mantığına ters olsa da her şeyi dener. Tıpkı sevgilisi için cinayet işlemek, banka soymak gibi…

bağımlı ilişki

Bağımlı ilişkinin gizli öfkesi

Aslında bağımlı ilişkilerde kişi, bağımlı olduğu partnerine gizli öfke de barındırır. Çünkü partneri onu zor durumda bırakmış, özgürleşmeye çalışmıştır. Ama kişi öfkesini partnerine değil de, tepki veremeyen kendine yöneltmiştir. Bu nedenle her gün kavgalar, nedensiz suçlamalar bu ilişkinin temel özelliğidir. Olmadık yere sorun çıkartma, partnerine acı çektirme, problem yaratma gibi olayların temelinde intikam duygusu yatmaktadır.

Sen benim her şeyimsin ilişkisi, aslında menfaatlerin içinde olduğu ilişkidir. Bağımlı olan yüceltilmekten, memnun edilmekten hoşlananı bulur. Yüceltilmek, pohpohlanmak isteyen ise, bunu yapanı bulur. Yani tencere kapak misali birbirini tamamlar.

Günümüzde çok fazla rastladığımız bu ilişkiler, aslında yaşamı duygusal istismarlarla dolu olanlar ile şımarık yetiştirilenlerin oluşturduğu ilişki kombinasyonudur.

bağımlı ilşki

Kimse kimsenin her şeyi değildir

İşin özüne bakarsak, kimse kimsenin her şeyi değildir. Herkes içindeki potansiyeli ve kendi kıymetini bilirse, hayatında daha sağlıklı süreçler yaşayacaktır. Yaratılışımızda her şeyle başa çıkacak güce sahip bir kodla dünyaya gelmemize rağmen, kazanımlarla bu gücümüzü kaybediyor ya da fark etmeden yıllarca başkalarına veya sadece aşk kırıntısı veren ilişkilere yapışıp kalıyoruz.

Bazen o kadar aciz, bize uymayan, verdiğimizi hiç hak etmeyen biri için o kadar çok çaba sarf ediyoruz ki, biz bile uyandığımızda kendimize inanamıyoruz. Sonrasında da o insanın acımasızlığından, hak etmeyişinden bahsediyoruz. Oysa bu süreç bizim ürünümüzdür. O kişiyi bulmaktan tutun, ilişkiyi o şekle o sokmaya kadar her şeyi biz yapıyoruz.

Hak ettiğimiz değeri vermeyi boş verin, hak edene hak ettiği değeri vermeyen birinden uzaklaşmaz ya da gereken tepkiyi vermezsek, böyle yapması hâlinde kaybedeceğini ve bizim davranışlarımızın da ona göstermezsek zamanla ilişki; isteyen – vermeyen ya da kaçan – kovalanan şekline dönüşür. Dönüştürürüz. En sağlıklı olan, ilişkinin karşılıklı olması, tek taraflı çabalar içermemesidir. Sürekli ilgisizlik veya sevgisizlik durumlarında ise, buna izin verilmemelidir.

Hayatta hiç kimse vazgeçilmez değildir. Hiç kimseye de bunu hissettirmeyelim. Şu gerçek de var ki, vazgeçemem diyen herkes, vazgeçmediğinde karşıdaki zaten vazgeçer. İnsanlar artık hayatlarında aciz partner istemiyor. Eskiden kadınlar bu tip erkekleri istemez; erkekler isterken, şimdi her iki taraf da istememektedir.

“Bir kişiye vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde, ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz”.

(S. Freud)

Serhat Yabancı

Aile ve Evlilik Danışmanı

özel içeriğidir.

Neden ilişkilerimiz mutlu sürmüyor

Neden ilişkilerimiz mutlu sürmüyor

“Büyük aşklar nefretle başlar” fenomeni, hangi duyguyu örtbas etmek için mazeret olmuş, bilmiyorum; ama birçok ilişkinin “Aşığım” cümlesi ile başlayıp “Yanılmışım, değmezmiş…” vs ile bittiği bir gerçek. Aşkın gözünün kör olması bu olsa gerek.

aşk

Aşk başlarken

Aşklara hep mükemmellik yakıştırması ile başlanır. Aşık olduğumuz kişide beğendiğimiz ve haddinden fazla yücelttiğimiz özellikler, aslında kendi özümüzde bulundurduğumuz veya bulunmasını arzu ettiğimiz özelliklerdir. Aşık olduğumuz kişiyi “en mükemmel” görürüz ve onun adına mazeretler bulmak da hiç zor olmaz.

Aşık olduğumuz insan “kaba” değil, açık sözlüdür.

Aşık olduğumuz insan “cimri” değil, tutumludur.

Aşık olduğumuz insan “sorumsuz” değil, yüreği yaralıdır.

aşk

Değişen aslında bakış açımız

Aşık olma durumu ilişki ilerledikçe yerini bazı özellikleri kabullenme; ama o kadar kusur herkeste olur durumuna bırakır. Evet, bazı olumsuz özellikleri vardır; ama yeni bir ilişkide de birçok sorun yaşanmayacak mıdır zaten?

Bir süre sonra aşk başka gözleri kör etmek için uzaklara uçar gider ve geriye çıplak gözle görülen olumsuzluklar kalır. Başta aşk bacayı sarmışken, aşık olduğumuz insanın mükemmelliğini abarttığımız gibi, bu defa da olumsuzluklar büyür de büyür gözümüzde. Oysaki aşık olduğumuzda, yanıldığımızı hissettiğimiz insan da aynı insandır. Değişen sadece bizim bakış açımızdır.

Önce kendimizi sevelim

Elbette hiç kimse mükemmel değil ve hiç kimse bir kalemde silinip atılacak kadar değersiz değil.

Aşk ile sevgiyi birbirinden ayıran acı duygusudur gerçekten. “Seversin, kavuşamayınca adı aşk olur” demiş ya şair.

Temelde sevgi varsa her ilişki emek vermeye ve kurtarılmaya değerdir. Ancak saygının olmadığı bir ilişkide ne sevginin tutunma şansı vardır ne de aşkın.

Başka birine değer vermek, sevmek ve aşık olmak için değer vermeyi bilmek gerek. Değer, kişinin kendine verdiği değerle başlar, ancak sonrasında çevremize yayılır. Saygı ise, kişini kendine verdiği değerin çekirdeğidir. Kendisine saygısı olmayan bir insanın, başkasına da saygı duyması mümkün değildir.

Önce kendimizi sevelim ve kendi değerimizi bilelim. Biz bile kendimizi sevmezsek eğer, başkalarının bizi sevmesini nasıl bekleriz?

Bir Tekir kedisinin gözünden aşk

Bir Tekir kedisinin gözünden aşk

Aşk dediğin sadece insana mahsus değil elbet. Hem zaten aşk dediğin fazlasıyla derin bir mevzu. Öyle bir kadın ve erkek arasında yaşanmıyor sadece. Bu sevgili Tekir kedisinin fotoğlarına sosyal medyada rastladım. O dikenli şeridi geçişi, pamuk beyazı sevdiğine kavuşma anı ne güzel fotoğraflanmış kare kare; çekenin de ellerine sağlık…

kedi aşkı

Zorlu yollar

Sevgili Tekir kedisi zor koşullarda ulaşıyor sevdiğine. Tıpkı Ferhat’ın Şirin’e ulaşmak için dağları delmesi, Mecnun’un Leyla için çöllere düşmesi gibi…

Belli ki aşk büyük, yoksa çekilir mi bunca zahmet. Ya da ne bileyim, böyle bir hikâye yüklemek çok daha anlamlı. Baksanıza şu sevimli kedinin kararlılığına 🙂

tekir kedisi

Vee Tekir, avına doğru değil, aşkına doğru yürüyor.

kedi aşkı

Tekir kedisi: Bekle beni sevgilim… Uzun uzun yollar aştım geliyorum…

kedi aşkı

Çok zor yollardan sonra

Tekir kedisi, çok zor yollardan sonra buluştu pamuk güzeli sevdiğine. Şu iki sevimli kedinin bakışları bile ne kadar masum ve ne kadar anlamlı…

Nereye bağlanacak bu yazı, bu fotoğraflar? Elbette yılın son gününde oluşumuza. Yeni bir yıla merhaba derken aşkın gücünü unutmayalım, sevginin gücünü keşfedelim diye. Bu yıl, tüm ömrümüze yetecek, mutluluk dolu bir aşk getirsin diye…

Hoş gelsin 2018; aşkla gelsin…

Not: Fotoğraflar için sosyal medyaya minnettarım…

İlişki ne zaman bitmeli

İlişki ne zaman bitmeli

Elbette hiçbir ilişkiye bitecek diye başlanmaz. Niyet hep uzun soluklu ve hatta kalıcı, mutlu ve huzurlu bir ilişki yaşamaktır. Hatta birlikte yaşamak, birlikte yaşlanmaktır hayal. Ancak her ilişki bu hayale denk gelmez. Bazen kendiliğinden kırılır dökülüverir ilişki, hiç yaşanmamışçasına iz bırakmadan. Bazen birinin yüreğini kanatır, kapansa da her hatırlandığında sızlayacak bir yara bırakır. Bazen de çoktan bitmesi gerektiği halde uzar da uzar süreç. Yaşanırken, bittiğinde vereceği acıdan fazlasına mal olmasına rağmen…

İşte asıl soru bu: “Bir ilişki ne zaman bitmeli?” Sebep olduğu tüm mutsuzluğa rağmen ilişki sürdürülmeli mi? Yangında ilk kurtarılacak şey, uğruna hayat feda edilecek şey bir kavram olarak “ilişki” mi?

ilişki ne ister

İlişki ne ister

Öncelikle neden ilişki yaşarız? Evet, yalnızlık Allah’a mahsus. Evet, hepimizin iyi günde kötü günde yanında bir nefese ihtiyacı var. Evet, üremek içgüdüsel bir ihtiyaç. Sevildiğini hissetmeden insan tamamlanamaz, cinsellik temel fiziksel ihtiyaç, evet… Ancak, tüm bu sebeplerin üzerine, gelip geçici buluşmalar yerine, uzun soluklu ilişkiler kurma ihtiyacı hissediyoruz. Çünkü mutlu olmak, sevmek ve sevilmek, paylaşmak, destek almak istiyoruz. Dolayısıyla bir ilişkiden beklentimiz de bu ihtiyaçlarımızı karşılaması, hayatımıza renk katması, bizi mutlu etmesi değil mi?

O zaman basit bir aritmetikle, bir süreçte bizi mutlu etmeyen, ruhsal ihtiyaçlarımızı karşılamayan bir ilişkinin, artık bitmesi gerektiğini söylemek de yanlış olmaz. Bireyi yoran, üzen, hayatına yük getiren ilişki, mutlaka gözen geçirilmelidir; mümkünse düzeltmek, olmuyorsa bitirmek için. İnsanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüktür, katlanmak. Hele ki ilişkinin içinde şiddet varsa, aşağılayan, benliği yaralayan davranışlar veya sözler varsa… Evet, ilişki fedakarlık ister, ama adı gerçekten “ilişkiyse”, yani çift taraflı bir paylaşım ve çaba varsa…

ilişkiye mazeretler

Mazeretler

İlişkisini bitirme cesareti olmayan bireylerin mazeretleri genelde benzerdir;

– Bunca yıllık emeğimi nasıl çöpe atarım?

– Ya yeni bir ilişki kuramazsam?

– Bu yaştan sonra yeni bir ilişki, yeni bir zor geliyor.

– Aslında o çok iyi biri, sadece değişmesi gerek.

– Bütün arkadaşlarım sırayla evlenirken, ben nasıl ayrılırım?

– Ben değişirsem ilişkimiz düzelir.

– Yalnız kalmaktan korkuyorum.

Mazeretler bitmez… Konu, öncelikle sizin bireysel mutluluğunuz. Önemli olan gerçeklerle yüzleşmek ve hayata korkmadan adım atabilmek.

ilişki

Hikayesi olan sorular

“7 senedir beraberiz. Bunca yıllık emeğimi nasıl çöpe atarım?”

İlişkinizi bir yatırım olarak görmekten vazgeçmelisiniz. 7 senedir sadece emek vermediniz. Bu ilişkinin sizi mutlu eden zamanları da oldu ki sürdürdünüz. Kazancınız geçmişte size iyi hissettiren zamanlar. Şimdi 7 sene için bunu söyleyip, gerekli adımı atmadığınızda, ilerleyen zamanlarda ne yazık ki daha büyük rakamlarla aynı cümleyi kuracaksınız.

Zarar ettiğiniz bir iş yerini, kaç sene açık tutmayı göze alırsınız?

ilişki arkadaşlığı

“Sevgilim çok iyi bir insan. Ama ben onun depresyonda olduğunu düşünüyorum. Çok fazla içki içiyor. Bence birlikte takıldığı insanlar yanlış”

“İyi bir insan olmak” bir ilişki için yeterli koşul değil. Etrafınıza baktığınızda kaç tane kötü insan tanıyorsunuz ki? Ancak unutmayın ki “depresyon” bir uzmanın değil sizin koyduğunuz bir tanıysa, yanılma ihtimaliniz çok yüksek. Bu durum onun kişilik özelliği de olabilir. Her halükarda alkol, kumar vb bağımlılıklar tedavi gerektirir. Siz onun hastabakıcısı ya da bir uzman değilsiniz ve onu tedavi etmeniz mümkün değil. Üstelik sorun arkadaşlarında değil, kendisinde demektir. İnsanlar kendisine uygun arkadaşlar seçer.

aşk sorunları

“Aslında büyük sorunlarımız yok. Sadece doğum günlerimi, özel günlerimizi hatırlamasını, onaylamadığım arkadaşlarıyla görüşmemesini, bir de daha hırslı ve çalışkan olmasını bekliyorum ondan. Bu davranışlarını değiştirse ilişkimiz çok güzel olacak”

O, bu davranışlarını değiştirmeyecek ve ilişkin istediğin gibi olmayacak! Çünkü hayata bakış açılarınız farklı. Ya onu olduğu gibi kabul edeceksiniz ya da bu ilişkiden vazgeçeceksiniz. Kimse kimseyi değiştiremez ve bu değişimi istemeye hakkı olmamalı. Sizin istediğiniz kalıba girerse, bu sefer de o mutlu olmayacak. Siz başka bir ilişki ve başka bir sevgili arıyorsunuz aslında. Bunu kabullenmek bu kadar zor olmamalı.

aşk üzüntü

“Çok üzülüyorum; üzüntümle baş edemiyorum”

Elbette üzüleceksiniz. Her şeyden önce hayal kırıklığı yaşadınız ve acı çekiyorsunuz. Ama geçecek! Üzüntünüzle baş etmeye çalışmayın. Bir ilişkiyi bitirirken üzülmenizden daha doğal ne var! Üzülün, ağlayın, acınızı tüketin ve ayağa kalkın. Bu ilişkiyi size mutluluk vermediği için bitirdiğinizi unutmayın.

Şimdi üzgün olabilirsiniz, ama daha güzel günler gelecek.

Yeşim Varol Şen

Davranış Bilimleri Uzmanı

Ruhumuza huzur veren yüzyıl aşklarından: Çiğdem Talu & Melih Kibar

Ruhumuza huzur veren yüzyıl aşklarından: Çiğdem Talu & Melih Kibar

Bazı aşklar vardır ki, sanki özellikle anlatılmak için yaşanır. Allah onları birbirine kader edip, özellikle yar eder.

Şu aşk denilen güzel şey elbet. Okuyup okuyup iç geçirdiğim hikayelerden biriydi hep; demek ki içimdeki duyguların, belleğimdeki bilgilerin de yazılma vakti gelmiş.

İşte bahsetmek istediğim aynı yüzyıla denk gelip tanıklık etme şansına nail olduğumuz aşklardan biri; Çiğdem Talu – Melih Kibar aşkı…

Onlar tanışmadan

Çiğdem ve Melih birbirinden habersiz, tanıştıktan sonra birbirini bilmeden geçecek onca zamana acıyacağını bilmeden, yaşıyordu. Oksijen alıp karbondioksit verebiliyorlardı; dünya dediğin dönüyordu. Ama içinde aşk yoktu…

Çiğdem, aslında İngilizce Öğretmeni’ydi, ancak bir yandan da Edebiyatçı bir aileden gelişi adeta genlerine kodlanmıştı. Çiğdem, ilk roman yazarlarından “Recaizade Mahmut Ekrem”in de torunuydu. Şarkılara söz yazmaya da 1972’de arkadaşının ısrarıyla başladı. İlk zamanlar en azından soyadı kullanılmasın istemişti. Ama ilk söz yazdığı, Nilüfer’in seslendirdiği “Ağlıyorum Yine” şarkısı ile bunun devamının geleceği belliydi.

Melih de aslında Kimya Mühendisi’ydi. Ama o da notalara karşı koyamamıştı. İlk kez, 1975’te yapılan ve Türkiye’nin de ilk kez katılacağı Eurovision Şarkı Yarışması ile müziğin büyülü dünyasına adım attı. Seçilen şarkının sinyal müziğini yaptı.

Tesadüfi habersiz tanışma

Eurovision için seçmelere katılan şarkılar arasında Yeliz’in seslendirdiği “Hayalimdeki Adam” şarkısının sözleri Çiğdem’e aitti. Farkında olmadan aynı projede bulunmuşlardı. Bu belki de Çiğdem ve Melih’in ruhlarının onlardan habersiz ilk tanışmasıydı…

Sonra bu tesadüflerin ardı arkası kesilmedi. Bir gün bir yerde yüz yüze gelene kadar birçok yerde tekrar tekrar karşılaştılar. Çiğdem, artık profesyonel olarak söz yazarlığına soyunmuştu. Artık daha çok şarkı dinliyor, kulağını her an müzikle dolduruyordu. Yanından hiç ayırmadığı plak “Çobanyıldızı”ydı… Bu plağı özel yapan arka yüzündeki “Frehnak” parçasıydı ve Melih Kibar imzalıydı… Çiğdem bu parçayı her dinlediğinde kendinden geçiyordu, adeta gönülden bağlanmıştı bu müziğe…

Sonunda bu besteciyle tanışmak istediğini söyledi Melih’in hocası Timur Selçuk’a. Buram buram duygu yükünün yaşandığı bir tanışmaydı bu. Ama şöyle küçük bir detay var ki, tanışma Çiğdem istemese de olacaktı. Çünkü Marmaris’te yapılacak olan bir festival için Melih’ten beste yapması istenmişti ve elbette bu besteye söz yazacak olan isim de Çiğdem’di. Belki gerçekten kaderdi tanışmaları ya da böylesi daha romantik oluyordu…

Duygu yüklü tanışma

25 Mayıs 1975’te Küçük Bebek sırtlarındaki Cevat Bey köşkünde gerçekleşti o ilk buluşma. Gecenin bir yarısıydı. Mustafa Oğuz, festival için Melih’i alıp Çiğdem’in evine getirmişti. Piyano tuşlarında ahenkle dans eden ellerini uzatırken Melih çoktan düşmüştü inceden bir sızıya… Ama böyle ilk görüşte çapılmalar, aşktan ölüp bitmeler, kapısında yatmalar yoktu; kanlı gözyaşlı bir aşk da değildi onlarınki. Birbirlerine şarkılarla seslenen, asla platonik olduğu söylenemeyen, içleri sıcacık eden bir aşktı bu…

Hikaye asıl şimdi başlıyor. Sıcacık bir kahve alın, sindire sindire okuyun derim ben. Bir de naçizane tavsiyem, bahsedeceğim, adı geçen her şarkıyı bir kez de içli içli dinleyin.

Müziğin tadı

Çiğdem 36 yaşında bir İngilizce Öğretmeni, Melih de 24 yaşında bir Kimya Mühendisi. İkisi de müziğe olan tutkusuna bir yerden sonra karşı koyamamıştı işte.

Çiğdem sabaha karşı evine misafir olan o çok sevdiği müziğin bestecisini piyano odasına götürdü; plak da kenardaki pikabın üzerindeydi. “Sizin yaşınızda bir insan, böyle bir besteyi nasıl yapar” diyebildi.

Sonra asıl konularına döndüler, festival için Melih’ten bir beste istiyorlardı. Çiğdem de bir şeyler karalamıştı. Altına günün tarihini attı ve Melih’e verdi. Tanıştıkları saatin simgesiydi o kağıt artık Melih için ve bir ömür çerçeveli bir şekilde evinin baş köşesinde saklayacaktı. Bu arada tanışmalarına vesile olan bu festival hiçbir zaman yapılamadı, ama onlar da bir daha hiç kopmayacaktı.

Bundan sonra Melih her bestesini daha heyecanla yaptı; Çiğdem’in yazdığı sözler daha anlamlıydı sanki. Melih yaptığı her besteyi dinletmek için koşarak gidiyordu Çiğdem’e… İkisi de aslında müziğin içindeydi elbet. Ama asıl tanıştıktan sonra başladı müziğin tadı. Çünkü Çiğdem, bir gün Melih’e çok basit gibi görünen ama aslında bir gelecek barındıran şu soruyu sordu:

“Senin başka bestelerin yok mu?”

Melih, onca beste arasından çok önce yapmış olduğu, “Hiçbir zaman ne için yaptığımı bilmediğim bir beste” diye tanımladığı o besteyi çaldı Çiğdem’e. Parmakları son notaya dokunduğunda, besteyi neden yaptığını anlayacağından habersizdi. Çiğdem, o çalarken besteyi kasete kaydetmişti bile…

Melih, ne yapacağını sordu; Çiğdem, “Söz yazacağım” diye karşılık verdi. Ertesi gün Çiğdem şarkının sözlerini yazmış ve Melih’i tamamlamıştı. Şarkı sessizce, inceden yapılmış bir anlaşma gibi aralarında duruyordu.

Çiğdem’in sözleri Melih’in müziğine, Melih’in müziği de Çiğdem’in sözlerine adeta hayat vermişti. O şarkı, “İşte Öyle Bir Şey”di…

Çiğdem, aslında içinde çığlıkları bile barındıran sessiz bir adım atmış, tüm hislerini sözlerine akıtmıştı.

“Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Birde kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma”

Melih de o gece içtiği çayın tadını unutamayacaktı. Kesinlikle bir çay tiryakisiydi ve çayı limonlu severdi. O günden sonra bağlarını hiç koparmayacak ve Çiğdem de Melih’in limonlu çay sevdiğini hiç unutmayacaktı…

Sevdan olmasa

Ağustos 1976’da, “İşte öyle bir şey” Erol Evgin’in sesiyle de taçlanmıştı. Ardından “Sevdan Olmasa” geldi. Plağın ön yüzünde “İşte Öyle Bir Şey”, arka yüzünde de “Sevdan Olmasa” vardı. Çiğdem sözleriyle, Melih de bestesiyle müzik piyasasının gündemine oturmuştu. Dinlemek isteyen herkesle buluşsa da bu sözler de, notalar da aslında iki kişinin arasındaydı. Asla dile getirilmeyen, ama ateşi dünyayı yakmaya yetecek bir aşka sahip iki kişinin şarkısıydı bu.

Ah bu hayat çekilmez diyordu, sen olmasan, sevdan olmasa…

Hayat artık hissedilen duygularla anlam kazanmıştı. Bu aralarında köprü kuran ikinci şarkıydı, ama her şey o kadar yoğun hissediliyordu ki… Sanki yıllardır tanışıyorlardı da birbirlerine çok geç kalmışlardı. Çiğdem şarkıya yazdığı sözlerde artan duygu yükünü emanet etmişti Melih’e. Bir yandan da içinden kopardığı her cümle, zaten daha da yoğunlaşan duygulara dönüşüyordu…

Plak satışlarının patlamasının ardından Çiğdem’de sürpriz kararını açıkladı: “Artık yabancı şarkılara Türkçe söz yazmak yok!” Bu kadar değildi, bundan böyle çalışmalarının tamamını Melih Kibar ile yürüteceğini de özellikle bildiriyordu.

Çevrenin de zaten daha ilk şarkılarında başlamış bir bakışı vardı; Melih acaba Çiğdem’in genç sevgilisi miydi? Aralarında dile getirilmiş duygusal bir ilişki başlamamıştı, ancak Melih’in içine bir kıymık batmaya başlamıştı inceden. Ne olurdu sanki diye düşündü, ne olurdu Çiğdem ondan 12 yaş büyük olmasaydı.

Polonya Müzik Festivali

Bu başarının sarhoşluğunu henüz üzerlerinden atmamışlardı ki, Çiğdem ve Melih Polonya’nın Sopot kentine müzik festivaline gitti. Sopot, onlar için sadece festivalin yapıldığı şehir değil, aynı zamanda aşklarının adının konduğu şehir olacaktı hafızlarında…

Şu cümlelerle anlatacaktı yıllar sonra Melih orada yaşananları Can Dündar’ın belgeselinde:

“Bizim Çiğdem’le esas yakınlaşmamız galiba bu festivalde oldu. Yani normal ilişkilerde söylenen lafları birbirimize etmeye başladığımız yerdir, Sopot. Ondan sonra artık kartlar açık oynanmaya başlandı; ama hep bunun dışarı yansımasını engelledik biz. Çünkü bunu salt kadın erkek beraberliği olarak yorumlamaya meyilli insanların olması bizim içimizi acıtıyordu. Çünkü, dışarıdan bakınca “Koca kadın gencecik, bugünkü tabiriyle çıtır, sevgilisi mi var?’ diyecekler. Böyle şeylerden Çiğdem de çok korkardı; bana da ters geliyordu”

İçlerinde kopan fırtınaya daha fazla karşı koyamamışlardı; artık sevgiliydiler. Ama toplum baskısı da tepelerinde kara bulutlar gibi dolanıyor, ikisinin de içine bir sızı bırakıyordu. Ortada bir ilişki varsa, kadının erkekten büyük olması kabul edilemiyordu. Ama işte, gönül de ferman dinlemiyordu…

Evet Çiğdem, Melih’ten 12 yaş daha büyüktü ve hatta bir de evlenip ayrılmıştı. Üstelik bir de kızı vardı. Ama hayat devam ediyordu ve kalp dediğin atıyordu.

Melih’in Londra yolculuğu

Aralarında günden güne büyüyen aşkta ilk kez ayrılacaklardı Çiğdem ve Melih. Artık üniversiteden mezun olmuştu ve Kimya mühendisliği üzerine master yapmak için Londra’ya gidiyordu. Melih, babasıyla birlikte, kalbine oturmuş yumrusuyla uçağa bindi.

Bir fırtına tuttu onları. Gittiği ilk gece, Londra’da kıyamet gibi bir fırtına vardı. Melih, bu fırtınayı şöyle tanımıyordu. “Tarifi namümkün. O fırtınadan nasıl sağ kurtuldum, bilmiyorum”. O gece ölümlerden dönmüştü. Morali oldukça bozuktu, ama yine de korkutmamak için Çiğdem’e bir şey belli etmemişti. Ama üzerindeki stresi de bir türlü atamıyordu. Kaldığı odadan biraz dolaşıp kendine gelmek için dışarı çıktı. Karanlık bir koridorda yürürken ona iyi gelecek şeye çarptı; bu bir piyanoydu. Parmakları neredeyse Melih’e haber vermeden piyanonun tuşları üzerinde gezinmeye başladı. Tüm korkusunu notalarla paylaşıyordu; yeni bir beste yapmıştı bile. Hemen odasına koştu, teybini aldı ve aniden ortaya çıkan bu besteyi kaydetti. Besteyi Çiğdem’e ulaştırması için İstanbul’a dönerken babasına emanet edecekti.

Beste Çiğdem’in eline ulaşmıştı. Belki çok özlediğinden belki de Melih’in notalarda saklanamayan korkulu gecesinden, besteyi büyülenmiş gibi dinledi ve hemen üzerine sözlerini yazıp Melih’e bir mektupla gönderdi.

Melih mektubu açıp okuduğunda ayakta durmakta güçlük çekmişti. İşte o anını şu sözlerle anlatıyordu: “Pembe bir zarfın içinde gelmişti. İlk sayfayı okuduktan sonra besteye yazdığı sözlerin olduğu sayfaya bakınca ben duvara tutundum. Çünkü şarkının adı İçimdeki Fırtına’ydı”.

Melih, uzun zaman telefonun başında bağlanmayı bekledikten sonra Çiğdem’e ulaştı. “Sen bu parçayı nasıl yazdığımı biliyor musun?” diye sordu. Sonra konuşup biraz karşılıklı ağlaştılar. Bu aşk denilen bambaşka bir şeydi. Şöyle de bir temennisi vardı Melih’in: “Allah insanlara bunu yaşatmalı; çok özel bir şey bu”.

Melih, ona hiçbir şey anlatmasa da belli ki Çiğdem hissetmişti. Gerçek aşk bu muydu?

Aşk yaşanırken

Her ne kadar yaş farkı gerçeği gökten sallanan bir madalyon gibi aralarında dursa da, artık herkes onları birlikte anmayı öğrenmişti. Çiğdem denince Melih, Melih denince Çiğdem ekleniveriyordu yanına. Bu Londra ayrılığına da imkanları el verdiğince çözümler bulmaya çalışıyorlardı. Çiğdem bulduğu her fırsatta Melih’in yanına gitti. Artık aşk, gerçekten aşktı ve soluksuz yaşanmaktaydı…

Plakların gelirini çoğu zaman kendi gelirini de ekleyerek gönderiyordu Melih’e, ona desek oluyordu. Ama daha özeli yeşil bir defteri vardı Çiğdem’in; haklarında çıkan haberleri üzerlerine küçük sevimli notlar ekleyerek Melih’e gönderiyordu. Hatta arada tatlı tatlı takıldıkları da vardı. Bir dergi Melih’in Çiğdem’i bırakıp tatil için İngiltere’ye gittiğini yazmıştı. Çiğdem’de o haberin çıktığı gazete kağıdını kesti ve üzerine; “Melih Bey, Melih Bey, bizim burada canımız çıkarken ‘master’ dalgasıyla İngiltere’ye tatile gitmek de ne demek oluyor?”

Aşklarıyla ilgili hakkında çıkan ilk haberi de buradan okudu Melih; “Melih Kibar’ın kendi İngiltere’de, kalbi Çiğdem’de”

Yeni plaklar

Melih’in Londra’da olması aşklarına olmadığı gibi işlerine de engel değildi. Çiğdem ve Melih, bantlaşma yoluyla haberleşerek şarkılarını yapmaya devam etti.

Bir başka notta Çiğdem, Melih’e yaptıkları yeni şarkılardan haber veriyordu: “Çiğdem Talu sevgili bestecisine kıvançla sunar: 2. Plağımız”.

Çiğden sevgilisini asla yalnız ve habersiz bırakmıyordu. Melih yıllar sonra yine Can Dündar’ın belgeselinde hislerini aktarırken, şöyle diyecekti: “Hep bir ‘Hadi Koçum’ var”.

O günlerde Çiğdem de bir televizyon programında şöyle demişti: “Hayatımı milattan önce milattan sonra gibi, Melih’ten önce Melih’ten sonra diye ikiye ayırıyorum”.

1 yıllık bir ayrılıktı bu aslında. Hem çok büyük özlediler hem de hep bir arada gibi yaşadılar. Bu ayrılık 1976’nın sonunda bitti ve İstanbul’da buluştular. 1977’ye Tarabya’da bir restoranda merhaba dediler. Uzun bir aradan sonra buluşmuşlardı. O gece çekilen fotoğrafın arkasına şöyle yazmıştı Melih:

“İlk defa birlikte girdiğimiz bir sene bu, 1977 yılı. Ne güzel di mi? 365 günün de bu geceki gibi mutlu ve güzel geçmesi, yani ‘hep böyle olması’ dileğiyle…”

Her şey seninle güzel

Artık başarılı bir yaşamları vardı, zirvede sadece onların ismi vardı. Tüm şarkıları ezber ediliyor, gönülden gönüle dolaşıyor; nice aşka tutunacak dal oluyordu.

Çiğdem’in 31 Ekim 1977’deki yaş gününü Melih Kibar, Erol Evgin ve İlhan İrem birlikte yazdıkları bir maniyle kutladı:

“Çiğdem Çiğdem,

Çiçeklerin en güzelisin sen

Bilmem ki bundan başka sana neler söylesem

Şarkılara can veren

İlham meleğimizsin sen”

O geceki doğum günü kutlaması Çiğdem’i çok mutlu etmişti ve ona en güzel şarkılardan birinin sözlerini yazdırdı; “Her şey seninle güzel”

“Her şey seninle güzel,

Olmayacak düşlerin peşinden koşmak bile.

Her şey seninle güzel,

Bu toprak bu taş bile.

İçimdeki bu korku, gözümdeki yaş bile”

Çiğdem’in olmayacak dediği düş, hayatının merkezindeydi. İçinden Melih’in aşkıyla dökülen her sözcük dilden dile dolaşan bir şarkı oluverecekti artık… Ama yine de korktukları da oluyordu. Çiğdem annesi ve kızıyla yaşıyordu, en çok eleştirilen de o oldu. Kimse onların arasında tarifi zor, ama mükemmel bir aşk var demedi. Zamanla bu yaşta kadın kendisinden 12 yaş küçük adamla ne işi var denmeye başladı. Ama o ilişkinin ne anlama geldiğinin, nasıl hassas bir his olduğunun ayırdına Melih bile yıllar sonra varacaktı…

Yine de yaşanan zamanda bu aşk denilen gerçekliği kapalı bir kutuya koyup yüksek bir rafa kaldırmaya karar verdiler. Çünkü Çiğdem saraylı bir aileden geliyordu. Olmazdı. Bir kadın kendinden yaşça küçük biriyle olamazdı… Onlar da bu çizgiyi koruyup çok iyi iki dost olmayı başarmaya gayret etti. Birlikte şarkılar yazmaya, aşklarını şarkılarda yaşamaya devam ettiler.

Hisseli Harikalar Kumpanyası

Bir gün Melih, Çiğdem’in evine geldi. Çiğdem, ona piyanonun üzerindeki kağıdı okumasını istedi; “Hisseli Harikalar Kumpanyası” yazıyordu. Melih şaşkınlığını saklayamazken Çiğdem, “Müzikalimiz”i uzata uzata söylemişti.

Hatta şarkı sözlerini yazmıştı bile. Melih bunu fark ettiğinde daha da şaşırdı; “Bu söz bestelenmez” dedi. Çünkü alışkanlığı değişiyordu. Her zaman önce o beste yapar, sonra da Çiğdem sözlerini yazardı. Şimdi bu terslik ona tuhaf geliyordu. Yapamayacağını düşünürken, Çiğdem her zamanki gibi onu destekleyen konuşmalarından birini yaptı. Ne yaptı ne etti, sonunda onu ikna etti. Melih, Çiğdem’i salona gönderdi ve piyanonun başına geçti. Bestesi tamamlanmıştı.

Beklenenden daha çok ilgi görmüştü Hisseli Harikalar Kumpanyası…

Sen başkalarına benzeme sakın

Bu şarkıyı aslında Hisseli Harikalar Kumpanyası içinde bestelemişti Melih; Çiğdem de üzerine o şarkıyı yazdı: “Sen başkalarına benzeme sakın, hep böle kal; hep cana yakın…”

Bu aslında Melih bilmese de bir vedanın hüznünü taşıyordu. Çünkü Çiğdem, kanser olmuştu. Bir gün Melih’i aradı ve “Ben kansermişim” dedi. Aslında ilk kez bu telefon konuşmasından 8 ay önce de gitmişti Çiğdem doktora göğsünde bir şeyler geliyordu eline, ancak doktor bunun süt bezesi olduğunu söyledi. İkinci kez 3 ay sonra gittiğinde de bir şey olmadığını söylemiş, bundan da 5 ay sonra üçüncü kez gittiğinde meme kanseri teşhisi konmuştu.

Melih, Çiğdem’e öyle ulu bir gözle bakıyordu ki, o gücüyle her şeyin üstesinden gelirdi; kanser de neydi ki… Bu yaşananların bir şaka olduğunu düşünmek istiyordu. Ciddiyetini kavramamak için çabaladı. Çünkü Çiğdem’in olmadığı bir hayatı nasıl yaşayacağını bilmiyordu.

Takvimler 1980’leri gösteriyordu. Bu sefer Çiğdem tedavisi için Londra’ya gidiyordu. Ama neşesinden, özellikle Melih’e ulaştırdığı neşesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Londra’da olduğu zamanlarda Melih’e bir masal ülkesinde olduğunu bildiren, sevimli kartlar yolluyordu.

Melih’e göre, Çiğdem yine aynı Çiğdem’di; sadece kanserle bir arada yaşıyordu, hepsi bu. Ama elbette öyle değildi. Çiğdem, özellikle yazdığı şarkılarda artık hüznünü saklayamıyordu. Melih’in paylaştığı bilgilere göre hayatında en severek yazdığı şarkı sözünü bu zamanlarda yazmıştı: “Koca çınar”

“Serde delikanlılık, gençlik var koca çınar

Sevda var, sen sevdanı çiğneyip geçer misin?

Öte yandan gurur var, ölesiye gurur var

Seni unutanları sen olsan sever misin?”

Belli ki Çiğdem inceden bir siteme, bir üzüntüye kapılmıştı…

7. yıl dönümü

25 Mayıs 182’de, yani yedinci yıllarında, bir televizyon stüdyosunda Halit Kıvanç ile birlikte kutladılar. O güne kadar 160’dan fazla şarkı yazmışlardı. Çiğdem’in aslında canı yanıyordu, ama gülümsüyordu ekranda.

Melih, onun kanser olduğunu kabullenmek istemese de, artık fiziksel değişimlerini görüyordu. Kilo almaya başlamıştı ve artık peruk kullanıyordu. Metastaz bütün vücuda yayılmıştı. Tedaviye de para dayanmaz olmuştu. Bu yüzden onu seven tüm dostları bir araya gelip yardım toplamak için bir konser gecesi düzenlediler. 28 Mart 1983’te Şan Tşiyatrosu’nda yapılan gecede dönemin tüm sanatçıları ve tabii ki hepsine piyanoda eşlik eden Melih Kibar vardı. Çiğdem de telefonla katılmıştı geceye.

Ama ne yazık ki tüm bu sevgi seli, toplanan para, Çiğdem’i hayatta tutmaya yetemedi. Geç konulan teşhis onu bu hayattan alacaktı.

Birlikte geçen 8 yıl 3 gün

Çiğdem, İstanbul’a döndü. Melih tanışmalarının sekizinci yıl dönümünde görmeye gitti Çiğdem’i. Konuştular, daha doğrusu Melih konuştu, Çiğdem hastalığı el verdiğince tepkisini gösterdi. Melih’e karşısında sanki Çiğdem değil de bir başkası var gibi geliyordu.

Tanışmalarının üzerinden 8 yıl 3 gün geçmişti ki, Çiğdem Talu öldü. Basın Çiğdem’in ölümünü “Şarkılar öksüz kaldı” diye vermişti…

Cenaze Aşiyan Mezarlığı’na gömüldü. Bir vosvosun içinde gitti Melih cenazeye. Ne ölüm haberini aldığında ne de camide hiç ağlamadı. Ama o arabanın içinde, mezarlığa girmeden bir gözyaşı seline kapıldı. Ömrü boyunca unutamayacağı bu an, 4 dakika sürmüştü. Tüm hüznünün, acısının boşaldığı bir andı.

Çiğdem bundan sonra aşkını büyüttüğü şarkılarda yaşayacaktı; Melih ise…

Dünyada ruh eşimizin olduğuna inanmasak yaşamak yine katlanılır olur muydu acaba? Çok sevmeseydik, özlemek nedir bilmeseydik, boşu boşuna yaşamak hissinden uzakta tutabilir miydik bedenimizi ve de ruhumuzu?

Aşk dediğin inceden dokunuyor insanın her bir hücresine. Hele bir de gerçekten bulmuşsak ruh eşimizi, kader yoldaşımızı; siz ne derseniz işte bunun kalıplaşmış adına. Hayat o zaman başlıyor belki de.

İşte öyle bir şey…

Ey aşk neredesin

Ey aşk neredesin

Bir insanın kaşsında gördüğü güzelliği sevmesi için 4 dakika yetiyormuş. Hele bir de 1,5 dakika göz göze kaldıysanız, tamamdır aşıksınız. Çünkü o bakışma anında kalp atışlarınız senkronize oluyor.

Aşk başlarken büyülü, ortalarında ideal, biterken ise çok sancılıdır. Büyüsü elbet dağılacak, önemli olan ideal çizgisinde kalabilmek; aşkını kaybetmemek…

Baktım ona içim ısındı

Kadın da erkek de genellikle simetrik buldukları yüzlere aşık olurlarmış; biliyor muydunuz? Bu kişiyle adrenalini yüksek bir ortamda karşılaştıysanız ona aşık olmak sizin için kaçınılmaz olacak.

Diyelim ki aşık oldunuz, artık bir ilişkidesiniz. Her şey işte o büyülü anla başladı. Sevgiliyle paylaşılan duygularla vücudumuzda değişimler oluyor. Mesela ilişkinizin ilk yılında sinir hücreleriniz daha iyi çalışıyor. Bu da daha açık algılar ve mutluluk denizinde boğulmak demek. Yine bu bağlamda söylenebilir ki, aşık olmak vücudumuza nikotin ve kokain bağımlısı olmakla aynı etkiyi yaratır.

Romeo Juliet etkisi

Bir bakışta aşık olduğunuz o adam / kadın maalesef aynı kalmaz her zaman. Oysaki elini tuttuğunuzda içiniz açılır tüm sıkıntılar giderdi; bir sarılsanız savaşlar biterdi değil mi?

Peki ne oluyor da dağılıveriyor her şey? Ne oluyor da gözlerinin içine bakmaya doyamadığımız o aşk bir anda bitiş çizgisinde karnımıza kramplar sokuyor?

Aslında ne olduğundan çok ne yapmamız gerektiğine odaklanmak gerek. Belki de en çok bir anda varımızı yoğumuzu ortaya döktüğümüz için kaybediyoruz. Çünkü ilişki dediğin en çok gizemli şeyleri seviyor. İşte buna “Romeo Juliet etkisi” deniyor. Yani yapmamız gereken birazcık gizemli davranmak; ama asla yapmacık değil.

Hurafelere kanmayın

Gerçek aşk bir yerlerde var ve doğru zamanda senin de hayatında yer edecek. Sadece sen aşkın peşinden koşayım derken etrafında dönen dünyanın ekseninden çıkma!

İrlanda’da şöyle bir inanış varmış; 4 yapraklı yonca yiyerek aşık olmak istediği erkeği düşünen kadın, o erkeğe kavuşurmuş. Değil 4 yapraklı yonca, yonca tarlasını hepten yeseniz de nafile. Bizde de nişan kurdelesini yutan kızlar var ki, yazarken bile içim bir hoş oluyor…

Aşk kilometrelerce uzakta olsanız da o büyülü yanıyla sizi bir gün mutlaka bir araya getirir. Dediğim gibi asıl önemli olan ideal çizgide kalabilmek…

Dilerim aşkınız sonsuz olsun…

Aşk dört mevsim aşık insanın gözlerinde

Aşk dört mevsim aşık insanın gözlerinde

Kırmızı kurdelelerle süslenmiş bayram esintili havaları barındıran ilkokul sınıfları gibidir aşkı yaşadığımız mevsimler. Bir tepede ağaçlar arasında salıncak üstünde koşuşturmacalarla…

Bazen ilkbahara denk gelir bu mevsim, bazen son. Bazen de bir aralık mevsimi Noel ile çıkagelir en soğuğundan, hani donduranından. Yaşanacak bayram havaları, koşup yakalanılacak aşk bahçeleri yoktur belki bu mevsimde, ama bir ilkbahardan fazlasını bile duyduğumuz notaları buluruz bir anda.

Sanki başka kimse sevemezmiş gibi

Aşkın dilinden dökülen sözcükler gözlerimizden kalbimize uzun ince, midemizde son bulan kelebek esintili iç gıcıklayıcı bir yol alır. Onca kargaşa arasında sımsıkı sarılırız bu elleri masal kokan müzik ruhlu adama. Bizi sevdiği için minnettarızdır, sanki başka kimse sevemezmiş gibi.

Gerçekten de başka kimse onun gibi sevemez işte. Sabahlara kadar uykunda bebek nefesi bekler gibi izlemez, izleyemez. Gökyüzüne uçurduğumuz balonlar, kaçırılan tren seferleri, uykusuz gözler ve bu gözlerden bu adam uğruna dökülen gözyaşları, ertelenen arkadaş buluşmaları… Hiç biri, gerçekten hiç biri bu sevgili adam yanımızdayken ve hala hazırda elimizi sımsıkı tutuyorken ve tutacakken birer kayıp değeri taşımaz.

Gözleri kör eden aşk

İşte bu anda artık aşktan kör olma faslını yaşarız. Gözümüze işaret parmağını batırmış bu sevgili adam, ömürlük heyecan, bizi bir güzel kokusuna esir edip rüzgar sırtında bütün coğrafyaya sürükler.

Biliriz, kimse onun gibi kokmaz, kokamaz işte. Coğrafyanın kaderimiz olduğunu bilmeden düştüğümüz aşkın peşinde sürükleniriz; çöller boyu, denizler boyu, yollar boyu…

Çünkü aşk, yalnızca O’nun kokusuyla sürüklenebilmektir bazen…

Sen dünyanın neresindensin aşkım

Sen dünyanın neresindensin aşkım

Dünyanın neresinde doğmuş olursak olalım sevgililer arasında başka bir dil var, sadece iki kişiye ait olan. Dışarıdan bakanlar onlara anlam veremese de bu dil iki aşığı birbirine bağlayan en güçlü bağdır.

Kendi yaşam koşullarımızda bakarsak, dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla, bizler en çok “Aşkım” hitabını kullanıyoruz. Ancak bu otobüste, vapurda, metroda vs şahit olduklarımız. Yani bu biraz dışarıdayken hitap şekilleri gibi.

Ancak daha özele inip arkadaşlarımızın ilişkilerine şahit olduğumuzda ilginçleşiyor durum. “Balım, çöreğim, ponçiğim…” diye uzayıp gidiyor.

Sadece Türkiye’de aşk yok tabii. Dünya geneline bakıldığında da çiftlerin birbirlerine hitapları insanda merak uyandırıyor. En azından bende uyandı ve bir şeyler araştırdım. Hadi paylaşalım…

Dünyada ilginç sevgili hitapları

Bir fil aşığı olarak en çok Tayland’a bayıldım. Taylandlı çiftler “Minik fil” diye hitap ediyorlarmış en çok birbirine.

Bunun yanında ilginçleşen ve dışarıdan anlaşılması imkansız olanlar var: İsveçliler “Tatlı buruncuk”, Çin “Sen benim batan balığımsın”, Fransızlar “Minik pirem”, İtalyanlar “Minik mikrobum”, Japonlar “Gözleri olan yumurta gibisin”, Tibetliler “Kalbimin en kıymetli zehri”, Ekvadorlular “Şişmanım”, Meksikalılar “Yaşlı kadınım”

Ya sevimlilik abidesi ponçik hitaplar

Bu alanda en ilgimi çeken Finlandiyalılar oldu, Çünkü sevgililer birbirine “Ekmek ufağı seni” diyormuş. Özellikle bir erkeğin sevgilisine bu hitabını getirsenize gözünüzün önüne. Bilmem ki, bana fazla tatlı geldi.

İspanyollar da “Şeker topağım” diyormuş. Brezilyalılar “Mini mini bal kabağı”, Almanlar “Şekerleme”, Endonezyalılar “Kalbimin meyvesi”

Ve Araplar da romantizmin doruklarına çıkıp “Ceylan gözlüm” diye sahiplenerek hitap edermiş.

Aşk bu, paylaşmak, sevmek en güzel sözcüklerle anlatılıyor tabii. Siz sevdiğinize nasıl hitap edersiniz?

Aşkınız daim olsun…

Page 1 of 41 2 3 4
  • Renault ve Nissan, Çin'in lider batarya üreticisinden destek alacak

    Renault ve Nissan, Çin'in lider batarya üreticisinden destek alacak

    by on 13 Mayıs 2018 - 0 Comments

      Pek çok üreticinin yaptığı gibi Çin pazarına özel yeni elektrikli araçlar üretmeyi planlayan Nissan ve Renault, batarya konusunda destek almak için ülkenin önde gelen batarya üreticilerinden Contemporary Amperex Technology (CATL) şirketiyle anlaşmaya karar verdi. Nikkei tarafından yapılan habere göre, dev üreticiler başlangıç olarak iki özel elektrikli araç programına batarya desteği için aralarında sözleşme imzaladı. […]

  • Apple, Goldman Sachs işbirliğiyle kredi kartı çıkarıyor

    by on 12 Mayıs 2018 - 0 Comments

    Wall Street Journal’in haberine göre Apple, yatırım bankası Goldman Sachs ile işbirliği yaparak yeni bir kredi kartı çıkarmaya hazırlanıyor. Cupertino merkezli şirketin zaten Barclays ile mevcut bir kredi kartı ortaklığı var. Apple, Goldman ile devam ederse Barclays ile olan işbirliğini sona erdirecek.   Ayrıca Bkz.Galaxy J serisine Android Oreo ne zaman gelecek? Yayınlanan raporda, yeni […]

  • Seks Hikayesi – Yeminli bir okurumuzdan :

    Seks Hikayesi – Yeminli bir okurumuzdan :

    by on 30 Mayıs 2018 - 0 Comments

    mrb lar değerli okuyucularım size başımdan geçen gerçek hakiki bir hikayeyi açıklama yapmak istiyorum .. ben 22 yaşındayım 176 boylarında yakışıklıyım birazda neyse konuya geçelim bir akrabamın kızı vardı ismi derya kendisi 18 yaşındayken kocaya kaçıp evlendi duymuştum o kadar bir akrabam var ama hiç yüzünü görmedim ben aradan iki yıl geçti kocasına kızıp annesini […]

  • Facebook, kendi kripto parasını çıkartabilir

    Facebook, kendi kripto parasını çıkartabilir

    by on 13 Mayıs 2018 - 0 Comments

      Şirketin gelecek planlarınca kullanıcılar, sosyal medya platformu olan Facebook üzerinden mal ve hizmet alışverişi yaparken şirketin kendi dijital para birimini kullanabilecekler. Böylece hangi kullanıcının hangi işlemi yaptığı rahatça kayıt altına alınabilecek. Dolayısıyla hırsızlara ve dolandırıcılara karşı tedbirler alınmış olunacak ve daha güvenli alışveriş için de bir adım atılacak.   Facebook, daha önce Facebook Messenger […]

  • DJI Phantom 4 Pro V2.0 duyuruldu

    DJI Phantom 4 Pro V2.0 duyuruldu

    by on 13 Mayıs 2018 - 0 Comments

    Ticari Drone sektörünün bir numaralı ismi DJI, popüler Phantom serisine yeni bir üye ekledi. Firma tamamen baştan tasarlamak yerine DJI Phantom 4 Pro modelini elden geçirerek yenilemiş.   DJI Phantom 4 Pro V2.0 özellikleri ve fiyatı   Profesyonel kullanıcıları hedefleyen DJI Phantom 4 Pro V2.0 versiyonu OcuSync aktarım teknolojisi ile video aktarımlarını yüksek çözünürlük ve […]